Canimus surdis: Sağırlar için şarkı

2 Ağustos 2025 Cumartesi

Kötülüğün Sıradanlığından Neşe Dolu Kötülüğe


Naziler, toplama kampları, fırınlar, gaz odaları... Bu kelimelere General Patton, Schindler’in Listesi, D-Day, Piyanist gibi yüzlerce Hollywood filminden aşinaydım. Benim kuşağım bu anlamsız savaşın yıkımını doğrudan yaşamamıştı. Dolayısıyla birçokları gibi benim de savaşa ilişkin düşüncelerim doğrudan edinilmiş düşünceler değildi; okuduklarım ve izlediğim sinema ve dizilerden elde edilmiş, yani acıyla içselleşmemiş yüzeysel bilgilerdi. Soykırım ya da İkinci Dünya Savaşı'nda muzafferlerin abartılı zaferlerini anlatan ve acıları "şey"leştiren filmlerin ruhumdaki tahribatı sayesinde başkalarının acılarını, ayaklarımı uzatıp patlamış mısır yiyerek, "Yazık, bu kadar da olmaz ki!" diyerek izleyebiliyordum.

Hollywood, düşman yaratmanın ticari başarı getirdiğini çoktandır keşfetmişti. Önce Amerika'nın yerli halkları, sonra siyahlar, ardından Soğuk Savaş ile komünizm, Naziler ve nihayet İslam düşmanlığı. Nasıl ki Nazileri bir arada tutan nefret tohumlarından biri Yahudi düşmanlığı idiyse, modern Amerikan toplumunu da bu yapay, ticarileştirilmiş gotik korkular bir arada tutuyordu. Bunu keşfetmemle aşırı sağcı ve tutucu "cool" kovboy John Wayne’den uzaklaşıp, Dakota yerlilerinin "Yaralı Diz"de katledilmesine ağlamaya ve A.B.D. süvari birliğine lanetler yağdırmaya başladım. Hollywood inandırıcılığını yitirmiş, ünlemler kıvrılıp soru işaretine dönüşmüştü benim için. Bize anlatılanların arka planının hiç de anlatıldığı gibi olmadığını anlamak yıllar aldı.

Naziler ve Nazi Almanyası'yla ilgili düşüncelerimin oturması zaman aldı. Naziler adeta suya yazılan, ortada hiçbir delil bırakmayan ve yaptıklarını hükümsüzleştiren özel bir dil yaratmışlardı. Resmi suça hizmet edecek bir bürokrasi diliydi bu. Naziler, soykırımda mühendisliğin ve Alman dil biliminin tüm yaratıcılığını kullandılar. İstisnaları olsa da, soykırımla ilgili kullandıkları terminoloji konusunda da çok imtinalı idiler. Öldürmek, gaz odaları, imha gibi kelimeler kazara ya da kasten yapılmamışsa yazışmalarda ve konuşmalarda hiç kullanılmıyordu. Gaz odalarına giden yolun adı "cennet yolu"ydu. "Seyreltme", imha ile toplama kampına yeni getirilenlere yer açma anlamına geliyordu. "Temizlik" yok etmenin, "Nihai Çözüm" ise Yahudilerin sistematik ve toplu imhasının kod adıydı. "Irsi ve Yatırım Gerektiren Ağır Hastalıklar Bilimsel Araştırma Enstitüsü", çocuk ötanazilerinden sorumlu olan birimdi. Ötanazi kurbanlarını ölüm tesislerine taşımakla sorumlu olan paravan şirketin adı ise "Kamu Yararına Çalışan Hasta Nakliye Şirketi"ydi.

Talihin acı bir cilvesi olarak, Hitler’in 1929’da “her yıl doğan bir milyon çocuktan en zayıf olan yedi yüz bininin yok edilmesi” emrini verdiği Nürnberg’de yargılandı Naziler. 1945 yazında Nazileri yargılayan mahkeme hâkimi, bir Nazi subayına şöyle sormuş: "Onca insanı nasıl öldürebildiniz?" Nazi subayı, "Alanı hesapladık, kişi başı ne kadar zehirli gazın yeterli olacağını biliyorduk. Buna göre hesap zor olmadı," diye yanıtlamış.

Hamburg’taki Testa davasında ise, zehirli Zyklon-B gazını satan Dr. Bruno Tesch ve yetkili temsilcisi Karl Weinbacher, "söz konusu gazın kullanım amacının tamamen farkında olarak" sattıkları gerekçesiyle, Hitler’in intiharından iki hafta sonra -16 Mayıs 1945’te- ölüm cezasına çarptırıldı. Hannah Arendt'in ibretlik kitabı "Kötülüğün Sıradanlığı"nda anlattığı gibi kötülük sıradanlaştırılmıştı.

Peter Weir’ın müthiş filmi “Ölü Ozanlar Derneği”ni yeniden izlediğimde, insanı insan yapan değerlerin ne olduğu sorusu yeniden belirdi zihnimde. Her şeyi akılla açıklama aymazlığından kurtulamayan bizler, başkalarının acılarını da sözde akılla izah ediyoruz. Bu hastalıklı düşünce, bizi birbirimizin canavarına dönüştüren şey. Oysa ki edebiyat öğretmeni Bay Keating’in sözlerine kulak versek belki de başkalarının acılarına bu kadar umursamazca bakamazdık. Ne büyük bir çelişki: Akıl bizi yücelteceğine daha da aşağılık yapıyor.

Edebiyat öğretmenimiz Keating ne de güzel izah ediyor her şeyi:

Keating: Beyler, kitaplarınızı açın, 21. sayfa. Bay Perry, şimdi bize "Şiiri Anlamak" isimli açılış paragrafını okur musunuz lütfen? Perry okumaya başlar: "Şiiri Anlamak". Yazan: J. Evans Pritchard, Doktoralı. Şiiri anlamak için onun kafiyelerine ve metaforlarına alışkın olmalıyız. Sonra iki soru soracağız: Bir, şiir amacına nasıl ulaşıyor? Ve iki, o amacın önemi nedir? Birinci soru şiirin mükemmelliğini, ikinci soru ise önemini belirler. Bu soruları yanıtladıktan sonra şiirin büyüklüğünü belirlemek çok basittir. (Tam bu anda Bay Keating masasından ayağa kalkar ve X-Y koordinatlarında bir grafik çizmeye başlar.) Perry okumaya devam eder: Eğer şiirin mükemmelliğini bir grafiğin yatay eksenine ve önemini düşey eksenine atfedip çizersek, şiirin anlamını hesaplayarak ne kadar başarılı olduğunu ölçebiliriz. Byron’ın bir dörtlüğü düşey eksende yüksek bir not alırken, yatayda vasat bir performans sergileyebilir. Bir Shakespeare dörtlüğü hem yatay hem de düşeyde yüksek bir not alarak dev bir alan oluşturur ve şiirlerinin büyüklüğünü ortaya koyar. Bu kitabı okuduğunuz sürece bu metodu kullanın. Şiir değerlendirme yeteneğiniz arttıkça şiirden alacağınız zevk oranı da o kadar artacaktır. (Perry okumayı bitirir.) Keating: Saçmalık! Ben Bay Pritchard’ı böyle değerlendiriyorum. Burada boru döşemiyoruz, şiirden söz ediyoruz. American Bender State’de değiliz, "Byron’ı beğendim, 42 veriyorum ama dans etmeye uygun değil." Şimdi o sayfayı yırtmanızı istiyorum. Hadi, sayfayı tamamıyla yırtın. Beni duydunuz, yırtsanıza! Hadi yırtın! Sağ olun Bay Dalton! Sadece o sayfayı değil, bütün giriş bölümünü yırtın. Hepsi gitsin, hepsi, hiçbir iz kalmasın! Yırtın onu, yırtın, kaybol Doktoralı J. Evans Pritchard! Yırt, parçala! Bay Pritchard hakkında sadece yırtma sesi duyacağım. Onları sonra birbirine ekleyip tuvalet kâğıdı yaparız! Bu kutsal bir kitap değil, cehenneme gitmezsiniz!

Bir şiiri matematikle izah etmekle, insanların gaz odasında ne kadar gazla öldürülebileceği hesabı arasındaki bağlantı ancak kötülüğün sıradanlaşmasıyla izah edilebilir.

Bugünün dünyasında bizler maalesef Nazilerin kötülüğü sıradanlaştırarak yazdıkları sözlüğü çok daha ileri bir seviyeye götürdük. Bugün Gazze'de çocuk, kadın, yaşlı demeden yapılanlara bakınca insan olarak ne kadar alçaldığımızı görmek çok acı verici! Dünya, Gazze ile birlikte kötülüğün sıradanlaşmasından neşe dolu bir kötülüğe evrildi. Zalimler, tüm dünyanın gözü önünde Nazilerden de öteye giderek -ki Naziler en azından bu kötülüğü saklama ihtiyacı görüyorlardı- bugün Gazze'de soykırım yapanlar bunu tüm dünyanın gözünün içine bakarak, çevrim içi ve kimi "medeni" ülkelerin utanmaz, arsız desteğiyle yapıyorlar.

Sanırım Aristoteles söylemişti: "Hiçbir canlı insan kadar alçalamaz, yükselemez de!" Biz insanlığın en alçaldığı noktada duruyoruz. Bunun daha alçağı tabii ki olabilir. İnsan her anlamda çok yaratıcı bir varlıktır. Kötülükte de sınır tanımaz.

31 Mart 2018 Cumartesi


MI5, CICERO ve Normandiya: İstihbarat savaşları

İstihbarat servislerinin film endüstrileri ile yakından çalıştığına şüphe yok, zira sinema hala en güçlü propaganda araçlarından biri. Bu aracı kullanmada da Amerikan ve İngilizlerin çok başarılı olduğu su götürmez bir gerçek.

Özellikle 2017’de çekilen, İngiliz ve Fransızların Almanya karşısında en utanç verici yenilgilerinden biri olan Dunkirk filmlerinin bir zafer olarak servis edilmesi kaydadeğer. Ya da müthiş bilim insanı Alan Turing’in Almanların şifreleme sistemlerini çözerek onları nasıl alt ettiklerini anlatan filmi. 

  
İngiliz istihbarat servisi 2017 içinde gizli bir MI5 dosyasını kamuya açma kararı aldı. Bu dosya ikinci dünya savaşı esnasında Nazilere bilgi veren ya da verecek potansiyeldeki kişilerin (İngiliz aşırı sağcıları, İngiliz vatandaşı kimi Almanlar ya da Avrupa’dan kontrolsüz gelen mülteciler arasında sızan Gestapo ajanları vb. gibi) istihbarat kontrolünde örgütlendirilerek kontrol altına alınmalarını ve manipüle edilmelerini içeren “The Jack King Affair” gizli operasyon dosyasıydı. Bu operasyonu anlatan belgeselde ise MI5’in nasıl “kahramanca” bu faaliyetleri yürüttüğü ve Nazi Ordularını Avrupa’ya çıkarma yapılacak nokta konusunda nasıl yanılttıklarını anlatılmakta. Bu dosyanın İngiliz istihbaratı tarafından neden şimdi açıklandığı ise bilinmiyor. Yani zamanlama manidar. Çok yakında filminin karşımıza geleceği de çok açık. Ama asıl dikkat edilmesi gereken “Cicero” olayını herkesten çok iyi bilen İngilizlerin neden bunu görmezden geldikleridir. Bunun tek açıklaması beiki de hiçbir istihbarat örgütünün fiyaskosunun bilinmesini istemediğidir. O yüzden üstü örtülüyor olabilir. İngiliz istihbaratının karşı casusları yakalama konusunda en büyük fiyaskosu olan “Cicero” olayı, aslında İngilizlerin nasıl uyutulduklarının da en somut hikayelerinden biridir. Bu olayın Cicero takma adlı kahramanı (bu adı ona Alman Dışişleri Bakanı Ribbentrop vermiştir) Kosova kökenli Türkiye Vatandaşı Arnavut Elyas Bazna’dır. Ankara’da İngiliz Büyükelçisi’nin uşağı olarak çalışan bu uyanık “Türk”, savaşın en kritik dönemlerinde Büyükelçilikten çaldığı bilgileri Alman Büyükelçiliğinde casus olan Moyzisch aracılığıyla Almanlara satmıştı. Moyzisch savaş sonrası bu olayları anlattığı bir kitap yazmıştır. (Maalesef Türkçeye tercüme edilmemiş. İngilizce çok değerli bir baskısı da bende) Üstelik Almanlar Cicero’ya ödemelerini Sachsenhausen’da Yahudi tutsaklara ürettirilen sahte Sterlinlerle yapmıştı. (Bu arada Almanlar paraların basımında kaliteli Türk pamuğu kullanmışlar). Almanların sahte para basmadaki amaçları İngiliz ekonomisini çökertmekti. Ama anlaşılan o ki o paraları bu casus ödemelerinde de kullanmışlar. 

İngilizler savaştan sonra Cicero olayını öğrendiklerinde şok oldular. Ama Cicero’yu asıl önemli kılan müttefiklerin çıkartma yapacakları yerin bilgisini Almanlara vermesidir. Ve burası Normandiya’dır ! Daha sonra Hitler Müttefiklerin Normandiya’ya çıkartma yapacaklarını duyduğunda çocuklar gibi mutlu olmuştur (Bkz. Hitler Kitabı, NTV Yayınları). Almanlar doğal olarak Batı Cephesindeki sınırlı güçlerini buraya yığmışlar ve müttefik güçlere çok ağır kayıplar verdirmiştir. Cicero’nun varlığından bi-haber olan MI5’ten başkası değildir. 20th Fox Centuries savaş sonrası Cicero olayını James Mason’ın rol aldığı “5 Fingers” filmini çeker. (Çarpıtmalar olsa da 1952’ye göre fena bir film olmadığını söylemeliyim.)

Kimbilir belki MIT de arşivlerini kısmen açar ve bizde Elyas Bazna’nın aynı zamanda Türkiye’ye çalışan bir casus olup olmadığını anlarız.  Kahraman yaratma konusunda İngiliz ve Amerikalıların eline kimsenin su dökemediği bir gerçek. Ve bu kahramanları yaratanların propaganda savaşını kazandığı da ! 
Kıssadan hisse: Önünüze "bilgi" diye konulan her lokmayı yutmayın.   



1 Mart 2018 Perşembe


Kaplumbağalar, yollar hakkında tavşanlardan daha çok bilgi ve deneyime sahiptir.
                                                                                                                                             Halil CİBRAN

Performans Manyaklığı


Tavşan kelimesi doğrudan havuç kelimesini ve Pavlov’un köpeklerini çağrıştırır bende. Yediğim havucun sayısı bellidir, zıplayıpta ulaşamadıklarımın sayısını ise hatırlayamıyorum. Benim yeteneksizliğimden ziyade havucu iple zıplatanın kurumsal başarısı belirleyici. Havucun kaç santimlik bir iple ne zaman ve ne kadar zıplatılacağı deneğin maksimum zıplama yüksekliği dikkate alınarak İK Departmanları tarafından milimetrik hesaplanır. Mesafe umudunuzu kırmayacak şekilde, çoğunlukla parmaklarınızın ucuyla dokunabileceğiniz uzaklıktadır. Başınızı kaldırır umutla havucun sivri ucuna bakarsınız. Bu dokunuş bir sonraki zıplayışa kadar içinizde yeşeren bir umut olur. Umut, aldanmışlıktır, yıllar sonra anlaşılır.            

Tırmanıcılar tırmalamaktan yorgun, akşam geç vakitte eve döndüklerinde sevdiklerine verecek ne sevgileri ne de sabırları kalır. Herşeyi yönettiğini sanan ama enerjisini yönetemeyen bu zirveciler, yedikleri havuçların kalınlığıyla caka satarken önce kendilerinin sonra da çevresindekilerin en temel duygusal taleplerine dahi cevap veremezler. İç dünyaları sığ, farkındalık kapakları sonuna kadar kapalı bu testesteron canavarı alfatipler, maymun gibi acımasız, hırslı, hoşgörüsüz ve “başarı dangalağı”dır. Performans paniği de daha çok bunlar arasında yaşanır. Hayat rakamlar ve formüllerden ibarettir ve adeta düzülerek yaşanır. Günlük, haftalık, aylık, üç aylık, altı aylık ve nihayet yıllık satış kotalarının sonunda hep bir havuç vardır, lakin İsa’nın doğum günü tüm ihtişamıyla ufukta göründüğünde panik başlar, tarihler 31 Aralığı gösterdiğinde ise rakamlar sıfırlanır ve Mozart’ın Bitmeyen Senfonisi yine yeniden kulaklarımızda yankılanır.

22 Şubat 2018 Perşembe

İş Yerinden Neden Dost Çıkmıyor ?

Çünkü;

1- Kimliklerin ünvanlar ve nesneler aracılığıyla ifade edilmesi iş yerindeki ilişkilerimizin samimiyetini baltalıyor. Bir insanla değil, genel müdür imgesiyle, ticaret müdürü imgesiyle, artık o statünün içini hangi imgelerle dolduruyorsak o görüntüyle iletişim kuruyoruz. Her ünvana farklı bir dil kullanıyor, her dilde farklı bir kişilik oluyor, kişiliğimizi Teoman’ın şarkısı gibi paramparça ediyoruz. 

2- İş yeri ideolojisi deontolojik, pragmatik ve makyavelisttir. Breh, breh mi dediniz ?  Herkes, herşey, her durum bir araçtır. Yeter ki bereket tanrısı CEO’nun verdiği hedefe bir ekip ruhuyla koşalım...Kullandığımız araçların, bu yolda feda edilenlerin bir ehemmiyeti olmaz, olamaz, gerisi sadece teferruattır. Oysa ki sonuçlar araçlarla bir bütündür. Araç mutsuzluk üretiyorsa amaç da mutsuzluğu bilinçsiz olarak sürdürür. İşyerleri, “ruh mezbahaneleri”, “üzüntü fabrikaları”dır.     

3- Koltuk az, aday fazla olduğundan kanlı rekabet kaçınılmazdır. Rakipler hakkınız olan statüye göz dikmiş kendini bilmezler güruhudur. Bizans oyunları erkeklik kadınlık dinlemez. Dedikodular, yüze gülüp arkadan vurmalar genel kuraldır. Herkes kendi bölgesini belirler ve o bölgede tek hakim olmak ister.

4-   b = ( z+y+ç) x v
b= başarı
z= zeka
y= yetenek
ç= çevre
v= vizyon

Formüle göre başarı için, akıl, yetenek ve çevre şart. Ama olmazsa olmaz çarpan vizyondur. Çevre için (networking), benliğin sığınakları birer birer taranır:  cemaatler, masonik örgüt ve dernekler, tarikatler, aşiretler ve biat edilir. Özden çok şekil değer kazanır, anlam bir kenara atılır. Burada sözkonusu olan aidiyetten ziyade grubun menfaat pastasından bir pay kapmaktır. Eşittirin sol tarafı amaç olduğundan sağ tarafı araçlara dönüşür. Çevrenin içeriği arkadaşlarda bu şekilde araçlaştırılır. Araçlar sonuçlardan ayrılarak hükümsüzleştirilir. Bu şekilde dostluk kavramı içi boş bir arkadaşlığa dönüşür.   

Modern dünyanın modern insanlarının etrafında tavaf ettikleri bir diğer formülse şöyledir;
b=y+c+z+a
b=başarı
y=yaratılık
c=cesaret
z=zeka
a=akıl sağlığı

Bilinç altımız modern dünyada her başarılı addedien insana bu özellikleri otomatik olarak yükler. Başarı bu yüzden tapınılası, kutsal bir put haline dönüşür. Bu puta sahip insana sinsice yaklaşırız, gizli menfaatlerimizle. Samimiyetten ve insaniyetten uzak. Karşımızdaki birazcık akıllı ise farkına varır bu mış gibi yapmacıklığın. Gardını alır.      

5- Ofisin ruhu ”...karşılaşılan nesnelerden heyecan duymak, düşüncelerle canlanmak, kurt benzeri bir yüreğe ve tilki gibi bir akla sahip olmak, insanları aldatmak ve dolandırmak, yetkeye bağlanmak, dalkavukluk etmek için onaylamak, ün peşinde koşmak, kar elde etmek, gerçeğe sırtını dönmek, yanlışın peşinde koşmak, aydınlanmadan yüz geri etmek ve değersizlere katılmak...”tır*. Bu özelliklere sahip derinlikten yoksun bir ruhun, saf bir derinlik gerektiren dostluğu yaratabilmesi imkansızdır.

6- Maskeli balodayız ve onun sahte yüzlerine bakıyoruz:
Öpücükler hançerlidir, gülümseyişler hummalı, bakışlar aynalı, dokunuşlar plastik...
Kahve ve alkol olmadan bu ikiyüzlülüğün ruhumuzu dört bir yanından geren işkencesine tahammül etmek zordur.  

Dipnot: Göller bölgesinin adaları: Nadiren de olsa kurtlar sofrasında kirlenmeden kalabilmiş, anı yaşayabilen, yüreğindeki çocuksuluğu yitirmemiş insanlara da rastlanır. Ola ki böylelerine rastlarsanız bilin ki nesilleri tükenmek üzeredir bunların. Derhal ihtimamla koruma altına alın.

9 Şubat 2018 Cuma

Her şey tesadüf hiçbir şey tesadüf değil ! 

Varoluşun muhteşemliğini duyumsayabiliyorum. Bugün burada, şu anda seninle konuşuyor olabilme olasılığını düşündüğümde soluğum kesiliyor. Biyolojik olarak bağlı olduğumuz nesiller bu hesabın sadece küçük bir kısmı ! Yaşarken yaptığımız tercihlerin de olasılıklarını hesaba kattığımızda şu an seninle bunları konuşuyor olabilme olasılığım sonsuzda bir. Bu çok düşük olasılığa rağmen şu an burada seninleyim. İşte bu an’ı ve dolayısıyla her an’ı eşsiz kılanda bu…Bir noktadan sonra artık sayılar devretmeye başlıyor. O zaman anlıyorsun ki ben an’dayım, an’ın o eşsizliğinde varoluyorum. Bu düşünce "mış gibi" yapmaktan alıkoyuyor bizi, insanları nesneye dönüştürmemizi engelliyor. Bir noktaya geldikten sonra açıklamalar, tanımlamalar tıkanıyor. Açık bir gecede yıldızlara baktığında anlıyorsun bu tıkanıklığı. Evet, düşünüyorum, şüphe duyuyorum, isyan ediyorum. Ama varoluşumu hiçbir şekilde açıklayamıyorum ve ne yaparsam yapayım bir açıklama olmadığını da biliyorum. Ama an’da kaldığımda farkına vardığım içimdeki o sevgi, işte o gerçek biliyorum. Ve onun anlamı o tıkanıklığın içinde. Hayata tutunmamı bu düşünce sağlıyor. Ben sozsuzda bir hiçim. Ne ironik değil mi, kendimi değersiz hissederken sevgimi büyütebilmek. Evren bizi ne kadar umursamaz gözükse de bir anlık varoluşumuzla sozsuzluğu taçlandırıyor ve yenilgimizi unutuyoruz. Yaşadığımıza değiyor

4 Şubat 2018 Pazar

SEVDAM BENİM KÖR NEŞEM-1

Kaşlarını böyle uzatıp parmaklarıyla buranlar, muhakkak bir kötülük taşırlar geçmişlerinden dedi Raşit, salına salına camiden çıkıp Kıraathanenin önünden geçerek evine giden Hayır Bey’e bakarak. Gerçek acıtır ama bu hayatın tek gerçeği de budur işte, “herşeye, en iyi şeylere bile akşam iner sonunda”.  Ben bu gerçeği anamı ellerimle mezara koyarken, imam tepeden gözlerimin içine bakıp okuyacağı Fatiha için benden para dilenirken öğrendim. Biz aynı tanrıya inanmıyoruz, aslında hiç inanmadık. Anasını yitiren evlattan, dua parası dilenen Tanrı’yı öldürür. Onu çarmıha çivileyenler, kendine cennetin bol bakireli bahçelerini layık gören yahuda imamlardır. Raşit’in saçları kar yağmış gibi bembeyazdı, zamanın pek merhametli davranmadığı yüzü, yüreğinden gözlerine yansıyan ateşi gizleyemiyordu. Filtresiz Birinci marka sigarasını çıkarıp kahve fincanının yanına koydu. Kahve, yüzyılların verdiği terbiyeyle acelesiz, saygıyla ve yavaş yavaş içilmeliydi, aksi geçmişe küfür sayılır, hakarete girerdi. Kahve, yarin dudağı, öpülen memesiydi, isyandı, intizardı, iste tam da bu yüzden koca bir günahtı. Telveler damağına yapıştığında Raşit karşı masadan Kapusuz İsmail’in kendisine nefretle baktığını gördü. Erzurumlu bir Şafii olan imam Hayır Bey için zevk veren her şey günahtı, öyle ki kahve bile  “külli muskir hamr ve külli muskir haram”dı. İmam’ın adeta bir kulu olan Kapusuz’un sorgusuz sualsiz kabul ettiği “gerçekler” için akla gelemeyecek kötülükler yapabilecegini bilen Destan, her defasında yapma bre Raşit, gitme adamların üstüne diyerek endişelenirdi. Destan Raşit’in çocukluk arkadaşı, hayattaki biricik dostuydu.  

Hayır Bey hutbelerinde sadece zevk veren içkilerin, içeceklerin günahından bahsetmiyordu. Seksi, cima, zina gibi kelimelerle yargılıyordu. Bu kelimeyi duyduğunda tüyleri diken diken oluyor, gözleri ateş topuna dönüyor, vücudu alev alev yanmaya başlıyordu. Hayır Bey, çocuk yapmak amacı dışında seksi, amacı sadece haz olacağı nedeniyle reddediyor, Nur gibi seks filmleri oynatan sinemalara giden öğrencilerini – başta da Destan’ın oğlu Yakup’u sıkça falakaya yatırıyordu. Adı üstünde hayata karşı topyekün koca bir HAYIR’dı, realitenin karşısına geçen ve dur geçemezsin diye umarsızca haykıran bir Deli Dumrul, mahallenin engizisyon başıydı. Yakup, Slyvia Kristel’i, Edwige Fenech’i ya da Ajita Wilson’u hayal ederek mastürbasyon yaparken Hayır Bey’den yiyeceği dayakları tabii ki aklından bile geçirmiyordu, doğrusu ya, o dayaklara değiyordu. Tüm yaz boyunca Kuran Kursuna gittiği halde Elif Be’yi bile geçememiş, sınıfta kafasına yediği sopadan sonra da Kuran’ı öğrenmeyeceğine gizliden gizliye yemin etmişti. Yakubun aklını kurcalayan daha mühim meseleler vardı zaten. Aile filmlerinin oynatıldığı açıkhava sineması olan Yüksel Sineması’ndaki filmlerdeki kadınlarla, seks ve karate filmleri gösteren Nur Sinemasındaki filmlerde oynayan kadın karakterilerin kişilikleri hayatının uzunca bir bölümünde çözülmesi gereken ciddi bir bilmece olarak varoldu. Açıkhava sinemasında, sevişen genellikle Bizanslı kraliçelerle Kara Murat oluyordu ve bu kadınları hep kötü bir son bekliyor oluyordu. Oysa Nur Sineması’nda seyrettiği Arzu Okay’lı filmlerde, seksi  sıradan, işinde gücünde, namuslu kadınlar yaşıyor, üstelik bundan da hiç utanmıyorlardı. Bu filmlerin detaylı çekimleri de adeta bağımlılık yaratıyor, yapılanlar genelde hep aynı şeyler olsa da cazibesini hiç kaybetmiyordu. Bu detaylar ilerleyen aylarda Yakup’un ilgisini Bizans filmlerinden bu filmlere yönlendirdi. Seksin bir günah olmadığını anlaması için yılların geçmesi gerekecek, bilmece ise ise yavaş yavaş ve kendiğinden, zevk veren güzellerin hamarat dudaklarında, memelerinde, ellerinde eriyip gidecekti.

Raşit yaşama sanatını bilen, söz ve eylem, dürüstlük, insalcıllık ve adalet duygularıyla okyanusta yalnız bir ada gibiydi. Adil olmayan insalcıl olabilir miydi? Raşit’e göre bilgi uyandırıcı olmalıydı, oysa Hayır Bey uyutuyor, düşüncenin önüne set çekip düşünme özürlüsü olan bir cemaati düşünceye, aşka, paylaşmaya karşı kışkırtıyordu. Namaz Hocası kitabının best seller olduğu bu mikrokozmosda, gül suyu kokuları arasında gerçeği bildiğini sanan cemaate gerçeği aramaktan bahseder, Tanrı’ya ancak onu arayarak hizmet edebileceğimizi, ancak bu şekilde dürüst olabileceğimizi söyleyerek insanların kuşkulu ve öfkeli bakışlarına maruz kalırdı. Tanrı’yı düşünceyle arayarak bulmanın imkansız olduğunu kendine itiraf etse de, tersinin Tanrı’ya karşı ahlaki ve dürüst bir davranış olmayacağını söyler, bu şekilde boyun eğerek cennete gitmektense, düşünceleriyle cehenneme gitmeyi daha doğru bulurdu. Onu, bu dürüstlüğü ve onurundan ötürü cehennemde yakacak bir Tanrı’ya saygı duyması nasıl sözkonusu olabilirdi ki ? Us bir orospudur aforizmasına karşı us bir orospu olmak zorundadır demek, bu müslüman mahallesinde, yaşanılan o günlerde adeta ölüm davetiyesi çıkartmak gibiydi. Ülkücü ve devrimci gençler arasında kimin başlattığının bir önemi kalmamış bu lanet çatışmaların durdurulamaz duruma geldiği o günlerde, ağızdan çıkacak biz söz ölüm gerekçesi olabilirdi. Raşit, aklın her düşünceyle yatan bir orospu olduğuna inanmakla kalmıyor, bunun bir zorunluluk olduğunu söylüyor, böylelikle göller bölgesinde bir ada olarak affedilmez bir günah işliyordu. Felsefenin deccal ilan edildiği bu çevrede en aykırı filozofların orjinal kitaplarını getirtiyor, namaz hocasının yanındaki vitrinde başköşeye koyuyor, cemaat ise Tanrı öldü diye vitrinden bilgece gülümseyen hüzünlü Nietzsche’nin önünden farkında olmaksızın camiye gidiyordu. Kitaplarına sevgiyle bakan bu münzevi ve yürekli adam, tıpkı Makyavelli gibi en güzel elbiselerini giyerek kitaplarıyla buluşuyor, adeta önlerinde her gün eğilerek yalnızlığını paylaşan dostlarına saygısını sunuyordu. 1961 yılında Almanya’ya işçi olarak gittiğinde bir kitapçı önünden geçerken vitrine bakıp içeri girmesiyle karşısında beliren engin bilgi dağını gördüğünde Almanca’yı hemen öğrenmesi gerektiğini anlamıştı. 6 yıl süren kısa gurbet günlerinden kendisine yadiğar kalan okuyup anlayabildiği bir Almanca ve kırılmış bir kalpti. Hayatında bir dönüm noktası olarak gördüğü bu dönem, onun uykudan uyanıp gözlerini hayretle açtığı bir dönemdi. Alman filozofların, şairlerin yazdıkları karşısında hayretlere düşüyor, bu filozofları kendisinin öğretmeni belliyordu. Yurda kesin dönüş yaptığında da biriktirdiği parasıyla şimdiki dükkanını alıp kitapçı yapmıştı Hacı Bayram’da. Ankara’lı dindar insanların akın ettiği bu mekan, birçok yerde olduğu gibi kutsallığını Roma döneminden gelen Hıristiyan kültüründen alıyordu. Eski şehrin etrafında gelişen kişiliksiz ve ruhsuz beton kent, buranın gerçeğini görmezden gelerek yok sayıyor, arka bahçede farklı bir öteki kültür kendi kendine, ortodoks bir şekilde sessiz sedasız büyüyordu. Tanrı’yı sev diyen kültür , Tanrı’dan kork diyen kültür tarafından ablukaya alınmıştı. Her yerde cehennemin yakıcılığından bahsediliyor, gencecik beyinlere adeta tecavüz ediliyor, kin pompalanıyordu. Birbirinden habersiz yaşama telaşındaki sıradan insanlar adeta lanetli bir gülyabaniden bahseder gibi tiksintiyle ötekini kötülüyor, aradaki uçurum her geçen gün daha da açılıyordu. Tanrı ve cehennemi bahane ederek elinde hançerle yüzlerce yıldır gözü dönerek kan arayan bir gelenekti bu. Güzelim kutsal mekanlar din adına “kafirler”e yapılan mezalimleri tereddütsüz onuyor, cennette yer böylece rezerve ediliyordu. Bu topraklarda “yeniden doğum” hep erken doğumla son buldu. Yeşeremeden, dallanıp budaklanamadan, kök salamadan, güneşe uzanamadan soldu. Gerçekte vitrinde kitabı duran, deli bakışlı, tuhaf, palamsı bıyıklı, rahatsız bakışlı adamın Tanrı Öldü dediğini duysalar Raşit’in o mekanda tutunması, hatta yaşaması dahi söz konusu olamazdı. Yakup, Raşit’in bilgi mabedine lapa lapa kar yağan bir kış günü girdiğinde henüz 15 yaşındaydı ve o günü hayatının sonuna kadar da hiç unutamadı. Duvarlar boylu boyunca kitaplarla doluydu. Kapının her iki yanında felsefe, tarih, edebiyat kitapları sanki birbirleriyle sohbet ediyorlarmışçasına iç içeydi. Duvarlarda daha önce hiç görmediği insanlara ait muntazam düzgünlükte sıralanmış resimler asılıydı. Kapının sağ çaprazındaki çalışma masasının üzerinde kitaplar üstüste, adeta heyecan ve şehvetle açılmayı bekliyordu. Dükkanın tam ortasındaki çini dökme soba, halinden memnun acelesiz dükkanı ısıtıyor, üstündeki çaydanlık keyifli keyifli ıslık çalıyor, demini yeni almış çayın taze kokusu bu kutsal mekanı tütsülüyordu. Resimleri birer birer gözleriyle taradı Yakup, eski bir albümde tanıdık birini arar gibi. Tanımlayamadığı bir hüzün, yalnızlık, farkındalık ve melankoli vardı yüzlerde. İçlerinde biri özellikle dikkatini çekti, saçları karışık yaşlı bir adam muzip bir şekilde dilini çıkarmış kendinden beklenmeyen anlaşılmaz bir şekilde objektife çocukca poz vermişti. Raşit daha sonra bu adamın hikayesini uzun uzun anlattı, al bakalım buna da bir göz atıp anlamaya çalış dedi, İzafiyet Teorisi zor bir konu olsa da olabilecek en basit şekilde anlatmış. Masanın hemen arkasında diğer resimlerden ayrı bir şekilde yanyana duran 3 fotoğrafa yaklaştı. Fotograftaki kişilerin sağda ve solda duranlarının her ikisi de yaşlı ve sakallıydı, ortada ki fotoğraftaki keskin bakışlı adamın ise solcular gibi ağza giren bıyıkları vardı. Altlarındaki isimleri oku. Tolstoy, Nietzche-söylerken dili dolandı ve Dostoyevski. Evet daha önce ilk ve son ismi duymuştu ama bu tuhaf isimli adamda neyin nesiydi ? Bu tuhaf üçlünün en sağında diğer fotoğrafların en başındaki resimin altında bir yazı dikkatini çekti. Fotoğraftaki kişi yaklaşık otuzlarında, kemikli burunlu, uzun dalgalı saçlı, sanki ne olduğunu anlayamamış gözlerle belki de biraz istihza ve gururla bakıyordu. Altındaki yazıları okumak için fotografın yanına yaklaştı. Satırları önce yavaş yavaş okumaya başladı, okudukça gözleri büyüdü, son noktaya gelince tekrar başa dönüp birkaç kez daha okudu. Çağrışımlar düşüncelerimizi sürükleyen bir nehir değil miydi ? “Bütün bunları saygıdeğer hahamların huzurunda inceledikten sonra, onların da onayıyla, bahsi geçen Espinoza’nın İsrail kavminden ihraç edilmesine ve kovulmasına karar vermişlerdir. Meleklerin ve kutsal kişilerin hükümlerine dayanarak, Tanrının (O Mübarektir) ve kutsal cemaatin tamamının rızasıyla, kutsal kitaplarımızın ve içlerinde yazılı 613 buyruğun önünde, Baruch de Espinoza’yı ihraç ediyor, kovuyor, lanetliyor ve ona beddua ediyoruz. (...) Gün içinde kahrolsun, akşam kahrolsun; yattığında kahrolsun, kalktığında kahrolsun. Dışarı çıktığında kahrolsun, içeri girdiğinde kahrolsun. Tanrı onu hiçbir zaman bağışlamasın, Tanrının gazabı ve kıskançlığı hep bu adamın üzerinde tütsün; Yasa kitabında yazılı bütün lanetler onun üzerine olsun ve Tanrı ismini göğün altından sonsuza dek silsin. (...) Bilesiniz ki, kimse onunla sözlü ya da yazılı iletişim kurmamalı, kimse ona hizmet etmemeli, kimse onunla aynı çatı altında bulunmamalı, kimse ona dört arıştan fazla yaklaşmamalı, kimse onun yazdığı herhangi bir şeyi okumamalıdır.”  Daha önce benzer satırları hiç okumamıştı. Şaşkın bir şekilde tekrar tekrar okudu, kahrolsun, kahrolsun, kahrolsun...Bu nefret, ucuz boyalarla gelişigüzel ve  telaşla duvarlara yazılan Kahrolsun Faşizm,  Komünizm, Emperyalizm sloganlarıyla ne kadar da benzerdi. Yahudi Cemaatinin Dinden ihraç ettiği şahıs Spinoza’ydı. Raşit ondan bahsederken adeta gözleri parlıyor, bu adam Batı felsefesinin Everesti’dir diyordu. Beddua Yakup’u bir anda Hayır Bey’in önceki gün verdiği Cuma hutbesine götürdü. Hayır Bey’in anlattığı hikayeye göre Ebu Leheb’in oğlu Uteybe, Tebbet suresi gelince, Resulullah efendimize hakaret etmiş, Resulullah da çok üzülüp, ya Rabbi buna bir canavar musallat et demiş, Ebu Leheb’in oğlu Uteybe Şam’a giderken, bir gece, bir aslan gelip uyuyan arkadaşlarını koklayıp bırakmış, sıra Uteybe’ye gelince de onu parçalamış. Peygamber’in bir insanı sırf ona hakaret etti diye beddua ederek Allah’ın yardımıyla parçalattırmasını Yakup bir türlü aklına yatıramamıştı. Resmin altındaki satırlarda çözemediği cevabın saklı olduğunu hissetti. Bu coğrafyada en büyük bedduanın bilmek, düşünmek olduğunu çok değil 1 yıl sonra Mamak Hapishanesinde acı içinde inlerken anladı Yakup. Okumayanlar, bilmeyenler, görmeyenler, duymayanlar, konuşmayanlar, paylaşmayanlar, sevişmeyenler yataklarında huzur içinde uyurlarken o daha kız eli değmemiş taze çıplak evlat tenine elektrikler salınıyor, titreyerek sarsılıyor çaresizce ama öfkeyle inliyordu. Destan o gün Yakub’u Raşit’in kitap dükkanına gönderdiği için kendini hiç affetmedi, söylemese de o düşünceleri çocuğun kafasına Raşit’in soktuğunu düşünüyor, sonra da bu haksız düşüncesinden ötürü kendinden utanıyordu. Jandarma Yakub’u götürdükten sonra Destanın koca bedeni günlerce uykuyu tada
madı. Altındağ’ın ahşap gecekondusunda tahtaları gıcırdatarak sabahlara kadar volta atıp, sabır çekti, oğlunun çıkacağı günü bekleyip dua etti.

Raşit, Destan’ın getirdiği kahveyi bitirdiğinde, Kapusuz İsmail homurdanarak kıraathaneyi terk etmiş, caminin yolunu çoktan tutmuştu  bile.

14 Mayıs 2014 Çarşamba

Kafa Hesabı= 1 Milyon USD/ÖLÜ

Senin de unutulacak ölümün öncekiler gibi ! Belki de aynı madene girecek öpmeye kıyamadığın Memed’in, Ahmet’in…Belki de şu an eşinin yüreği gibi yanacak onları eşleri Ayşe’nin, Emine’nin…Değişen sadece isimler olacak, ama kar merkezi mezarlar yerinde duracak, daha fazla kandan kar üretmek için… ! Kafa hesabı yapacak, köle tarlalarının verem olmak üretimi düşürür diyen efendileri...Mesela dudak kenarlarında gizleyemedikleri hafif bir gülümsemeyle, 5 milyon dolar kar, sadece ama sadece 5 işçi ölmüş, dünya ortalamasına göre fena bir rakam da sayılmaz hani ! 1 Milyon USD/ÖLÜ ! Soma’lı kardeşim, sen , ben, bizler anlamadıkça bu zülüm bu talan bu yalan düzenini ve değiştirmek için mücadele etmedikçe, sadece mezar taşlarına yazılan isimler ve tarihler değişecektir…Keşke sana gönül rahatlığıyla rahat uyu diyebilseydim ! Bu toplumdaki umut tüketen aç gözlülük, empati yoksunluğu, talan düşkünlüğü kesiyor nefesimi…ve sana yalan söylemeye dilim varmıyor, zira biz böyle oldukça böyle gidecek dünya düzeni…!

15 Nisan 2014 Salı

Hipotenüsten kesinliğe koşanlar ya da iki kere iki beş eder

Yaşam suyunu Ortadoğu’nun semavi topraklarından, mitolojik arka plandan, batıl inanış ve korkulardan alan dogmatik bir belleğe sahibiz. Rüzgarlar adeta önyargıyı körüklemek için esiyor bu çorak coğrafyada. Ateş kusuyor diller kesinliğin keskin ucuyla.  Sonuç: düşünce kalıpları ile konforlu hayatlar. Belirsizlik korkutuyor bizi ve onunla yaşayacak kadar da kemale ermiş değiliz. Maalesef. Tarih boyunca yaptığımız hataların tekerrürü belirliliğe kör bir sadakati her daim mümkün kılıyor. Şiar açık: Ya bizdensin ya da düşman, taraf değilsen bertaraf olursun…1 ya da 0.  
Açık zaman algısı ürkütüyor bizi, sonsuzluk sanki bir hakaretmiş gibi…Her şeyin bir sonu, kıyameti olması gerektiği işlenmiş havsalamız almıyor zira başka türlüsünü. Zamanın ucunu kapatıyoruz. Kıyamet, cennet, cehennem, proleter diktatörlük… Soru işaretlerini yaşasın ölüm nidalarının sonuna ünlem olarak sokuşturuyoruz !
Cantor, Boltzman, Türing ve Gödel…Kesinliği ararken noksanlığın öldüren eşitliği karşımıza çıkıyor…! Etrafımızı saran belirsizliklere karşı “modern insan” ya da kalabalıklar “kesinlik”ten başı fena halde dönmüş bir şekilde aforizmalar, tehditler savuruyor etrafa.
Dini bütün olan Dostoyevski ise tüm bunları ne kadar da güzel ifade ediyor: insan, geçici hevesleri olan, tutarsız bir varlıktır ve tıpkı satranç oyunu gibi hedefe ulaşmayı değil de hedefe giden yolları daha çok sever. Emin olamayız elbette, ama insanın ulaşmak için çabaladığı şey, hedefe giden bu yol olabilir, o da hayatın ta kendisidir zaten. Aslına bakılırsa hedef iki kere iki dörttür yani bir formüldür; ama bu formül hayatın değil, ölümün başlangıcıdır. İnsan, daima iki kere ikinin dört etmesinden korkmuştur, tıpkı benim korktuğum gibi. İnsanın uğrunda denizler aştığı, hayatını tükettiği hedefi, iki kere iki dörttür: ama öte yandan insanın korkusu bu hedefe ulaşmaktır. Çünkü ulaştığı an hedefsiz kalacağının bilincindedir. İşlerini bitirip paralarını alan işçilerin gideceği yer meyhanedir, oradan da karakola düşerler nasıl olsa. Alın size, en az bir hafta sürecek uğraş. Peki ama bizler nereye gideceğiz ? Bu nedenle hedefe varışta bir huzursuzluk duyulur. İnsan, hedefe ilerlemeyi sever, ulaşmayı değil; şüphesiz çok gülünç bir durumdur bu. İşin en hoş tarafı, insanın daha doğduğunda gülünç olmasındadır. İki kere iki dört formülü, yine de dayanılmaz şey doğrusu. Bana kalırsa, iki kere iki dört büyük bir küstahlıktır ve etrafa tükürükler saçan, elleri belinde yol kesen bir külhanbeyinin ta kendisidir. İki kere ikinin mükemmelliğine inanıyorum; fakat ondan daha üstün olduğuna inandığım şey, iki kere ikinin beş etmesidir.    
Hipotenüsten ayrılıp az kullanılmış yolu seçin ve bırakın iki kere iki dört etmesin...

19 Şubat 2014 Çarşamba

sevdam benim kör neşem

unut
hançerli öpüşleri, hummalı gülümseyişleri
unut
aynalı bakışları,
kiralık, plastik dokunuşları
unut
ve umut serp
zamanın o bereketli
çorak toprağına
yeni acılar yeşersin
bahar güneşinin altında
zira aşk
en karasından

sevdam benim
kör neşem

14 Şubat 2014 Cuma

Seni Seviyorum OS1 !

Yalın hali gerçek olan aşk…İnsanın belalı ayrıcalığı…İnsanın, daha doğrusu tüm canlıların…Peki ya nesneler...Bizim yarattığımız, gece gündüz demeden ürettiğimiz ve tükettiğimiz nesneler, makineler…Aşkı tadabilirler mi ?

Kapitalist dünyanın nesnelerle olan ilişkisi yıkıcı bir şekilde sıkıntılı…Aymaz bir yanılgıyla bağlıyız nesnelere…Bu patetik yanılgının (Pathetic fallacy) iki yüzü var: Biri metaforlarla edebi dünyamızı  zenginleştiren zararsız yanı…Somut ya da soyut kavramları ancak insanlara atfedilebilecek kavramlarla süslemek…Güneş sıcacık gülümser somurtkan bulutlar arasından, Tanrı büyüktür ve çalıştığımız şirketler birer hapishanedir… Metaforsuz dil yavan, baharatsız, çeşnisiz bir sofra ! Ancak metaforların yarattığı dilin zihinle olan ilişkisinde sorun baş gösteriyor…Algı gerçeğe, yanılgı aymazlığa dönüşüyor, çoğunlukla ve gönüllü bir isteklilikle…

Spike Jonze “Her” filminde tam da bu yanılgıya odaklanır…Cep telefonunun işletim sistemine aşık olan ve görünüşte hepimiz gibi gayet sıradan görünen biridir kahraman…Bu sıradanlık empatimizi kolaylaştırır, patetik aşk'ın bir parçası oluruz şaşkınlıkla ve Samantha ile (Scarlett Johansson’un seslendirdiği işletim sisteminin kendine seçtiği ad) flört ederken buluruz kendimizi. Öyle ki, İşletim sistemi başka bir işletim sistemi ile aldatır kahramanımızı/bizi ve kıskançlıktan çılgına döneriz. 

Sorunun kaynağı, günden güne artan yalnızlığımızdır, şehirlerde yarattığımız iflah olmaz yalnızlığımız…Plazalarla dolu yalnızlık alanları gerçekle olan bağımızı öylesine koparıyor ki, yanı başımızda sevgiye aç gözlere kayıtsız kalıyoruz. Çeşmenin yanında susuzluktan dudaklarımız çatlıyor, kana kana aşkı sevgiyi içemiyoruz. 

Ve nafile, makineye aşkımızı ilan ediyoruz:

Seni seviyorum OS1 !

Kaynakça
Shaffer, H.J. (1996). Understanding the means and objects of addiction: Technology, the internet, and gambling. Journal of Gambling Studies. 12/4. s.461-469
Cibran, C. (2013). Anlamsal web ve birbiriyle konuşan bilgi nesneleri. 15.02.2014 tarihinde http://celalcibran.blogspot.com.tr/2013/02/anlamsal-web-ve-birbiriyle-konusan.html adresinden görüntülendi.  
Cibran, C. (2013). Mekanik aşk. 15.02.2014 tarihinde http://celalcibran.blogspot.com.tr/2013/08/mekanik-ask.html adresinden görüntülendi. 

5 Şubat 2014 Çarşamba

Ormanı Görme Sanatı: Ağ Okuryazarlığı

Her şey birbiriyle bağlantılı...Teknoloji, insan-insan, insan-makine ve makine-makine arasındaki bağlantıları hızla arttırıyor. Bu, sınırsız sayıda ve çeşitte ağın "belirme"si anlamına geliyor: Üzerinde her çeşit bilginin taşındığı (kişisel, profesyonel, yenilikçi, yıkıcı vb.) bilgi ağları, hastalık ağları (AIDS ya da her türlü bulaşıcı zührevi hastalıklar gibi), sanal arkadaşlık ağları (Facebook vb.), iş ilişkileri ağları (LinkedIn vb.), bilgisayar ağları, örgütlerde kişiler arasında oluşan gayri resmi ağlar, terörist örgüt ağları, akademik işbirliği (atıf) atıf ağları ve tabii ki aşk ağları…

Öyle ki , "Her" filminde insan-makine aşkına, şüphe ile karışık bir şaşkınlık, tetikte bir imrenme ile eşlik ediyoruz. Makineleri sevebilir miyiz ve hatta daha da ilerisi makineler birbirlerini sevebilirler mi ? Bilgisayarların birbirlerine aşkla bağlı olduğu bir dünya...Tasavvur etmesi dahi güç...Neyse, konuyu dağıtmayayım...  

Edward Lorenz’in “Kaos Kuramı” ve Granovetter’in “Zayıf Bağların Gücü” adlı araştırmalarının 1970’li yıllarda yayınlanmasından itibaren, son kırk yılda ağlar ve ağ bilimi üzerine yapılan bilimsel araştırmaların sayısı hızla arttı. (Borgatti ve Foster, 2003,  Barabasi,2003; Cross et al.,2001; Jonhson,2004; Morris et al.,2010; Wilson, 2000).    
  
Örgüt bağlamında ise yöneticiler, sistemlerin karmaşıklaşması ve küreselleşme ile uluslararası ve “dağıtık” bir nitelik kazanan insan kaynakları ve entellektüel sermayelerini yönetme konusunda ciddi sorunlar yaşıyor.  Bu sorunların aşılmasında, bilgi profesyonellerinden, bağlantıların oluşturduğu verileri anlamlı görseller haline getirmeleri, simülasyonlar ve senaryo geliştirme uygulamalarıyla karar destek sürecine katkıda bulunmaları bekleniyor (LaValle et al., 2011)

Artan bilgi gereksinimlerin giderilmesi hususunda ağ okuryazarlığı, “bağlantı”lardan bilgi üretebilmek konusunda bilgi profesyonellerinin kazanması gereken temel yetkinliklerden birisi ve 21.yüzyılda önemli okuryazarlıklarından biri olacak (Lankshear ve Knobel,2011:204, McClure,1997). Tüm önemine karşın, günümüzde ağ okuryazarlığı hakkındaki bilimsel çalışmaların sayısı ise hala çok az.     

Gerek özel gerekse iş hayatında başarılı ve mutlu olmak için bütünü görmek ancak ağları okuyabilmekle mümkün. 

Sorun şu: Normal okuryazarlıkta sorunu olan ve "istismarcı çoğunluk" baskın olan bir Türkiye'de insanların ağ okuryazarı olmasını beklemek ne kadar gerçekçi ? Cevabı maalesef içinde saklı...            
References
Barabasi, A.L.  (2003). Linked. Plume-Penguin Group.

Borgatti, S.P., Foster, P.C. (2003). The network paradigm in organizational research: A review and typology. Journal of Management. 29/6.

Cisco. (2012). Cisco visual networking index: Global Mobile Data Traffic Forecast Update 2012-2017. Available via http://www.cisco.com/en/US/solutions/collateral/ns341/ns525/ns537/ns705/ns827/white_paper_c11-481360.pdf. Accessed 25 January 2014.

Cross, R., Parker, A., Prusak, L., Borgatti, S.P. (2001). Knowing what we know: supporting knowledge creation and sharing in social networks. Organizational Dynamics. 30/2.

Granovetter, M.S. (1973). The strenght of weak ties. American Journal of Sociology. 6. p.1360-1380.

Johnson, C.A. (2004). Choosing people: the role of social capital in information seeking behaviour. Information research. 10/1.

Lankshear, C., Knobel, M. (2011). New literacies. Berkshire: Open University Press. 3.Baskı.
LaValle, S. Lesser, E., Shockley, R., Hopkins, M.S., Kruschwitz, N. (2011). Bid Data, Analytics and the Path From Insights to Value. MIT Sloan Management. 52/2.p.21-31.

McClure, C.R. (1997).Network literacy in an electronic society: An educational disconnect.Current perspectives. Information and behavior. 6. p 403-439

Morris, M.R., Teevan, J., Panovich, K. (2010). A comparison of information seeking using search engines and social networks. Association for the advancement of artificial intelligence.

Wilson, T. (2000). Human information behaviour. Informing Science. Special Issue on Information Science Research. 3/2.

Keywords: Network, Network litarecy, information literacy,  social network

26 Ocak 2014 Pazar

Vatan Haini “Şebeke”yi Deşifre Ediyorum: Zayıf Bağlar !

Bilgiyi bağlantılar yaratır. Hem de zayıf olanları ! Bu gerçeği 1973 yılında yayımlanan Granovetter’in sosyolojide gelmiş geçmiş en çok atıf alan ünlü makalesi “Zayıf Bağların Gücü”nden beri biliyoruz. Zayıf bağlar, her gün görüşmediğimiz arkadaşlar, üniversiteden tanıdıklar, ideolojik olarak farklı düşündüğümüz insanlar vb.dir. Güçlü bağlarla bağlı olduğumuz insanlardan ( ailemiz, çok yakın çevremiz) aldığımız enformasyonlar zamanla kendini tekrar eder. Şayet “zayıf bağlar”a sahip değilsek bozuk plak gibi kendimizi tekrar etmek zorunda kalırız. Bilgiye dönüştürülebilecek enformasyonları zayıf bağlar sağlar.   

Zayıf bağların kopartılması (farklı düşünen gazetecilerin kodese tıkılması, olmadı işlerinden attırılması, eleştiren tüm muhaliflerin vatan haini ilan edilmesi, safların ne pahasına olursa olsun sıklaştırılması vs.) aslında kendi ayağımıza sıkmakla eşdeğerdir. Bilgiye/kanıta dayalı karar verebilmek için zayıf bağları sürekli geliştirmek ve ilişkileri desteklemek bir tercih değil, yaşamsal bir zorunluluktur. Aksi taktirde jöleli danışmanlardan gelecek enformasyon bilgi üretemeyecek denli zayıf olduğundan, verilen kararlarla hatalar hataları doğuracaktır.

Zayıf bağların kopartılması ile bilgi şebekesi (ağı) günden güne zayıflar. Zayıfladıkça da bilgi şebekesinin bir cehalet şebekesine (enformasyon ağı) dönmesine yol açar. Öyle ki en zayıf şebeke olan ve birbirinden kopuk olan enformasyon şebekesi dahi anlamsız verilere parçalanır.
          
Vatan haini işte bu şebekedir. Bilgelik yolunda giderken bize çelme takarak anlamsız verilerle hatalı kararlar aldıran vatan haini lobici şebeke!

Kaynak:
Granovetter, M.S. (1973). The strenght of weak ties. American Journal of Sociology. 6. s.1360-1380.

12 Aralık 2013 Perşembe

Sixto Rodriguez ve Google ile Keşfedilmeyi Beklemek

Filozoflar bile kibir üzerine yazdıkları kitabın kapağına büyük harflerle isimlerini yazmazlar mı? Evet, takıntılı bir şekilde keşfedilmek isteriz. Zira böyle anlamlandırırız varoluşumuzu, bakın deriz gururla, boşuna gelmedim ki bu hayata ve boşuna tüketmedim ki günlerimi, saçlarım boşuna mı ağırdı sanıyordunuz...Ve reveransımızı çekeriz…

Ancak keşfedilemeyenler, buz dağının su altında kalan devasa kısmıdır…Balzac “Tılsımlı Deri” adlı romanında şöyle der: “Tavan arasına tıkılıp kalmış nice genç istidatlar, bir milyon kişinin bağrında, canı sıkılan bir kalabalığın karşısında, bir dosttan, avutacak bir kadından yoksun oldukları için solup gidiyor !”

Meksikalı şarkı ve söz yazarı Sixto Rodriuguez’in hayatını anlatan “Searching for Sugar Man” belgeselini seyrettiğimde aklıma düşen ilk düşünceler bunlar. Belki de Bob Dylan, Elvis Presley gibi döneminde sükse yapmış nicelerinin ötesinde bir kabiliyet olan bu Meksikalı’nın, 1971’de çıkarttığı müthiş albüm pazarlama hataları ve WASP ( Beyaz Anglo-Sakson ve Protestan) ana akım medyanın özellikle görmezden gelmesi ile yok sayılır Amerika’da. Bir Meksika yerlisinin, ırkçılığın izlerinin hala güçlü olduğu o dönem Amerikası’nda nasıl rol model olması beklenebilirdi ki? Afro-Amerikan Blues’un, Rock&Roll ile parlatılarak Elvis ile sahneye sürülmesi oysa ne de büyük bir ticari başarıdır !

Sturgeon Yasası (bilim kurgu yazarı olan Theodore Sturgeon’dan geliyor), “ her şeyin yüzde doksanı çer çöptür” der. Popüler kültürün “hit” olarak önümüze koyduğu şeylerdir genellikle bu %90. Sorun, bizi bir yerlerde-belki de bir tavan arasında, bekleyen %10’u yakalayabilmektir oysa ki.

Günümüzde manidar bir şekilde “Hazreti” lakabıyla anılan Google ve gelişmiş arama algoritmaları sayesinde, belki de Sixto gibi yeteneklerin tavan arasında solup gittiğine daha fazla şahit olmayacağız. Anlamsal (semantik) web sayesinde gerçekten zevkimize uyan derinlikte kitap, müzik, oyun tavsiyeleri verebilecek bize makineler. Her ne kadar Youtube bunu kısmen yapsa da, halihazırda sunulan tavsiyeler beklentilerin çok uzağında. Lila Downs müziğini seven bendeniz, sağ tarafta algoritmaların teklif ettiği önerilere şaşkınlıkla bakıyorum.  Makine diyorum, beni hiç tanımıyorsun ! Algoritmalarda daha gidilecek çok yol olduğu açık, ama yine de gelecek zengin vaatler sunuyor ! Sugar Man diyerek Google’da bir arama yaptığımda ilk sırada Rodriguez çıkıyor karşıma.


İroni şu:  Günümüzde var olabilmek için öncelikle sanal olarak var olmak gerekiyor !
Ve tabii ki, algoritma örümceklerinin seni arayıp bulması ! 
   
Google 1971’de olsaydı Sixto Rodriguez keşfedilmek için 40 yıl beklemek zorunda kalmazdı diye düşünmeden edemiyor insan ! Hem ona hem de bize yazık !

1 Aralık 2013 Pazar

Memento Mori: Gün gelecek sen de öleceksin !


Memento mori

Memento te hominem esse
Respice post te ! Hominem te esse memento !
Fani olduğunu hatırla
Sadece bir insan olduğunu hatırla
Arkana bak ! Sadece bir insansın, 
hatırla !

Kadim Roma’da, kazandığı zaferle gururlu ve muzaffer bir Roma generali, sokaklarda zafer turu atarken arkasındaki bir köle bu sözleri tekrar edermiş kulağına! Roma’lılar, tanrıya dönüşme sevdasındaki Caligula gibi Sezar’lardan çok çektiğinden, ego şişmesini bir şekilde önlemeye çalışmışlar anlaşılan. Bu konuda Roma’dan çok gerilerde olduğumuz ise aşikar ! Ama en azından Latince şunu eklemekte fayda var: Ma gavte la nata. Çok şiştin, tıpanı çıkar!
Makyavel iktidarın kirlenmişliğini “cennete değil cehenneme gitmek istiyorum ben. Cehennemde papalarla, krallarla, prenslerle takılabilirim. Diğerinde sadece dilenciler, keşişler ve havariler var”diyerek ne de güzel imler.
Hz.Eyüp, her gün ölümünü düşün der açıkça, Maverdi ise “ Seyyar Kabir” metaforunu kullanır “fani”liğimizi vurgulamak için...Ama ne söylenirse söylensin ego şiştikçe şişer ! Meksikalı devrimci Pancho Villa’nın sözleri tarihe şaşkınlıkla not düşülür! 1923’te tam ölmek üzereyken bir gazeteciye “böyle bitmesine izin verme” diye yakarır, “benim bir şeyler söylediğimi söyle !” Ya Polis tarafından öldürülen Amerikalı devrimci James Mclain'in son sözlerine ne demeli: "Flaşlar patlasın ! Çünkü biz jönleriz !"
Madalyonun diğer yüzü de var. Bilge Sokrates’in baldıran zehrini içerken söyledikleri Pancho Villa’nın söyledikleri ile öylesine zıttır ki : “Asklepius’a bir horoz borcum var.” Müthiş final !
Ve büyük bilim insanı Newton şöyle der olanca mütevaziliği ve gerçekçiliğiyle : “Dünya, beni nasıl görüyor bilemeyeceğim, ama ben kendimi deniz kıyısında oynayan bir çocuk olarak görebiliyorum, ancak- hakikatin okyanusu, bütün o keşfedilmemiş enginliğiyle önünde uzanırken, arada bir yüzeyi diğerlerinden daha pürüzsüz bir çakıltaşı yahut sıradan deniz kabuklarından daha gösterişli bir kabuk buldum diye sevinen bir çocuk !”

Evet, ölüm tüm eşsizliğine karşın şair İsmet Özel'in kelimeleriyle "gündelik sözlerimiz içinde geçecek kaba"dır. 

Yerçekimi (Gravity) filminde, bir kaza silsilesi sonucu tüm arkadaşları ölen ve merkez istasyon Houston'la bağlantısı kesilerek uzayda bir mekiğin içinde yapayalnız öleceğini düşünen astranot (Sandra Bullock) şöyle fısıldar, radyo frekansı ile rastgele sesini yakaladığı ve ondan habersiz Aninganq'a: "Öleceğim Aninganq. Biliyorum hepimiz öleceğiz. Herkes bunu biliyor. Ama ben bugün öleceğim ! Bunu bilmek tuhaf bir duygu. Mesele şu ki, hala korkuyorum. Çok korkuyorum. Kimse benim için yas tutmayacak. Kimse ruhuma dua etmeyecek. Benim için yas tutar mısınız ? Benim için dua eder misiniz ? Belki de artık geç olmuştur. Kendim için dua edeceğim, fakat kimse bana dua etmeyi öğretmedi. Kimse öğretmedi !"    


Mutlak olarak yalnızız ve er ya da geç bir gün öleceğiz ! 
Sokrates, Newton veya bir başkası...Ölümün önünde eşitiz.  
Ve iyi ki de öyle...!

Sevgiler, saygılar ve hürmetler sana !

Memento Mori !

30 Kasım 2013 Cumartesi

Fetva ve Vicdan

Siyasetin dindar ve kindar dilinden günlük nasibini almanın kirlenmiş yükü var üzerimizde. Gündelik salya sümük bağırışlar arasında, akl-ı selim sığınacak bir delik dahi bulamıyor, hoyratlıkla sindiriliyor. Kaçmak en kolayı belki de. Ama unutmak ! Doris Lesssing’in “başlangıçta yazarlığı düşünmedim, sadece nasıl kaçacağımı planlıyordum, hem de her zaman…” cümlesini okuduğumda içim duygudaşlıkla acıyor. Zira Kavafis’ten biliyorum bir kaçış olmadığını…Yalnızlık sürekli kendi etrafında  dönen bir kale gibi…Girmesini istediklerimizin umarsızca etrafında döndükleri ama bir türlü girmeyi beceremedikleri bir kale…Burçlardan acı acı bakıyoruz, keşke Rapunzel kadar şanslı olabilsek de saçlarımızı uzatabilsek...

Şeyhülislam Ebu Suud Efendi’nin 500 yıl öncesinden verdiği şu fetva geliyor aklıma, Hrant’ı, Gezi Direnişi’nde öldürülen gençleri ve daha nicelerini düşündüğümde: Bir kasaba yakınında biri öldürülse ve katili de bulunmasa diyetini kim ödeyecek? Bütün kasaba mı, yoksa cinayet yerine öldürülenin çığlıklarını işitebilecek kadar yakın evlerde oturanlar mı? Cevap: Ölünün çığlığını işitebilecek yakınlıkta oturanlar!
Oysa ki günümüzde televizyonlarımızın ya da bilgisayarlarımızın başında sıcak çaylarımızı yahut içkilerimizi yudumlayarak canlı infaz seyreder hale gelen bizler, ruhumuza fiyaka attırıyoruz Vasfiye teyze misali “Yazzııkk”larla !

Rabelais’in donmuş sözcükler diyarı adeta bu ülke. Ve tüm canlı renklerin, yaşam dolu seslerin, parıltılı fikirlerin taşlandığı. 

Fetva bugün hepimizi içine alıyor, diyet borcumuz var, zira çığlıklar odamızın içinde yankılanıyor ! 

20 Kasım 2013 Çarşamba

Shrek ve Kötülüğün Bilinçaltına Pazarlanması

Makalenin tamamını okumak için: 
http://www.slideshare.net/CELALC/hakan-yildiz-canlandirmafilmleriileideolojiaktarimi


2001 yılı Dreamworks yapımı canlandırma filmi ile tanıdığımız Shrek, aslında 1990 yılında basılmış bir resimli kitabın kahramanı, sinemanın edebi eser uyarlamalarından birisidir. Kitabın yazarı William Steig, Sosyalist ve Avusturya’dan göçmen bir Polonya Yahudisidir. 1930’da The New Yorker’da çizerlik yapan Steig, çocuk kitapları yazmaya 61 yaşında başlamış ve bu yaştan sonra çocuklar için tam 31 kitap yazmıştır. Shrek, Almanca genel korkulardan farklı olarak ani durumlarda “dehşete kapılmak” anlamı içeren “Schrecken (korkmak)” fiilinden türetilmiştir. Steig korkularımızın altında yatan bilgisizliği bu isim ile ironik bir şekilde eleştirir. 1953 yılı bir Disney yapımı olan Peter Pan’ın Cannes’a davetinden yıllar sonra, Shrek'in de Cannes Film Festivali’ne yarışmacı olarak davet edilmesi filmin başarısı göstermektedir. Ancak, filmin asıl başarısı, borazan kulaklı, kaba, böcek yiyici bir anti-kahramanı, klasik peri masallarını ve ikonlarını ters yüz ederek insanlara sevdirmesidir. Shrek başlangıçta alışılagelmiş tüm hikaye kahramanlarından daha iticidir. Ancak filmde de ima edildiği üzere “devler soğan gibidir”, kat kat ve anlam bu katmanların altında gizlenmiştir. Film çocuklar için ayrı, yetişkinler için ayrı bir “aile eğlencesi”dir.

Film, tüm olumlu ve insacıl yönlerine karşılık etik olmayan birçok unsur içerir. Disney karakterlerini yerden yere vuran Shrek, Disney filmlerinin “öteki”leştirici dilini aynen devam ettirir. Bir Polanya Yahudisi ve üstelik sosyalist olan Steig’ın kitapta aslında vermediği mesajlar, filmde özellikle Protestan Amerika’lıların hoşuna gidecek şekilde verilmektedir. Shrek filminde kitaptan farklı olarak İslam dininin ve Hıristiyan Katolik kilisesinin kötülük ve çirkinlikle ilişkilendirilmesi, filmin açık bir bilinçaltı pazarlama tekniği kullandığı izlenimini vermektedir.

Görsel örneklerle açıklayayım:

SAHNE-1: Shrek’in başlangıç sahnesinde, "üç küçük domuz" kapısında çok belirgin bir şekilde İslam dininin simgesi olan “hilal” şeklinde kesilmiş tuvaletin kapısını çarparak tuvalete koşar.

SAHNE-2: Tuvalette klasik peri masalı hikayesi okuyan Shrek, sayfayı yırtar, yırttığı sayfa ile poposunu siler ve yine üzerinde hilal şekli bulunan tuvaletin kapısını çok belrigin bir şekilde çarpar. Yırtılan klasik peri masalı üzerinden Disney’e, tuvaletin kapısındaki hilal’den de İslamiyete yönelik saldırı algılanır. İslam dinine inanan dikkatli yetişkin izleyicilerin gözünden kaçmasının neredeyse olanaksız olduğu bu sahne, bilinçaltına verilen mesajları ile rahatsızlık vericidir.Özellikle de bunun farkına varamayarak sembolü olumsuzlukla ilişkilendiren çocuklar için. 

SAHNE-3: Fiona ile Lord Farquad’ın kuvvetle muhtemel bir Katolik kilisesindeki düğününde Ejderha’nın kilisenin tepesini yıkarak içeri girmesi ve Monarşi’nin sembolü olan Lord Farquad’ı yutması, Fiona’nın ise Kilisenin kırılmadan kalan tek camını öfkeyle kırması yetişkin izleyicilere Katolik kilisesini olumsuzlayan mesajlar gönderir. Burada kilise rahibi ve törene katılan insanlarla ilgili aşağılayıcı mesajlar da verilmektedir.

    
Görünürde Katolik ve İslam karşıtı olmasına karşın, Shrek’te “pozitif” dini göndermeler de vardır. Disney’in sıklıkla yaptığı gibi, Kilise’nin tepkilerinden kaçabilmek için, filmin sonunda da olsa inançla ilgili “olumlu” mesaj verilmektedir. Eşek, muhtemelen “dinsiz bir dindarlığı” olumlayarak diğer masal kahramanları ile Shrek’in bataklığında “İnanıyorum” (I believe) şarkısı eşliğinde dans eder.

Cadıların, konuşan eşeklerin, domuzların vb. masal kahramanlarının tutuklanması, yargılanması, işkence yapılması ise bize ortaçağ Avrupa’sında Katolik Kilisesi gözetiminde ve yönlendirmesinde, Fransa, İsviçre ve Almanya merkezinde tüm Avrupa’da 19.Yüzyıla kadar süren ve binlerce masum kadının öldürülmesiyle sonuçlanan “cadı avı”na bir göndermedir.  




Yüzyılın başından itibaren bilgisayar destekli canlandırma sineması çok büyük ilerlemeler kaydetmiş, teknik ve ticari olarak başarılı projeler gerçekleştirilmiştir. Çizgi film olarak adlandırılan geleneksel canlandırma filmleri gibi bilgisayar destekli canlandırma sineması da klasik masal formlarından, orijinal edebi eserlerinden faydalanmaya devam etmektedir.
  
Egemen sınıf ideolojisinin güzellik, toplumsal adalet, eşitlik, din, ırk, dil gibi değerleri kültür ve iletişim DİA’ları tarafından çocuk ve yetişkinlere “aile eğlencesi” altında gelişen teknoloji ve pazarlama teknikleri ile bireylere aktarılmaktadır. Bu alanda belirgin bir üstünlüğe sahip olan Disney Pictures, ideoloji aktarımını klasik masal anlatı formları içinde sınıf ayrımlarının üstünü örterek ve olumlayarak, güzellik, kahramanlık gibi nitelikleri belirli prototiplere yükleyerek, dille farklı kimlikleri “öteki”leştirip olumsuzlayarak, ayrıca müzik, din ve sembolleri “olumlu” ya da “olumsuz” bilinçaltına işleyerek yapmaktadır.

Bunlara karşılık 2001 yılı Dreamworks yapımı Shrek, Disney’in klasik anlatı formuna karşı bir “karşı masal” oluşturduğunu iddia etse de, dille ötekileştirme gibi neredeyse prototip oluşturmada standartlaşmış yöntemleri kullanarak ideoloji aktarmada “Disneyvari” yöntemleri devam ettirmiştir. 
  
“Kültür endüstrisi”nin ürettiği ürünlerin bir ideoloji aktarma işlevi olduğunun ve bu ideolojiyi aktarırken açık ve gizli mesajlar verdiğinin farkında olabilmek çocuklar açısından olduğu kadar yetişkinler içinde zordur. Bu tip istismarların kısmen önüne geçebilmek amacıyla günümüzde kimi ülkelerde film okuryazarlığı ya da ülkemizde olduğu gibi medya okuryazarlığı okul müfredatlarına konulmak suretiyle farkındalık yaratılmaya çalışılmaktadır.

Özgür karar alma becerilerine sahip, eleştirel düşünen, yaratıcı bireyler yetiştirebilmek bu farkındalığın geliştirilebilmesiyle ilişkilidir. Bilgi şüphesiz değerlidir, ancak hayal kurmak belki de ondan daha da değerlidir ve yalnızca özgür olan bireyler ve toplumlar kendi hayalleri ile gerçeklerini yaratabilirler.


KAYNAKÇA:
Adorno, Theodor W. (2003). Kültür Endüstrisini Yeniden Düşünürken. Çev.Bülent O. Doğan. İstanbul: Cogito. 36.
Akın, Haydar (2001). Ortaçağ Avrupa’sında Cadılar ve Cadı Avı. Ankara: Dost Kitabevi.
Althusser, Luis (1994). İdeoloji ve Devletin İdeoloji Aygıtları. Çev..Yusuf Alp, Mahmut Özışık. İstanbul: İletişim.

Aydın, Oya Şakı (2010). Canlandırma Sinemasında Tür Sorunu. İstanbul Ticaret Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. 9(17)
Best, Joel ve Lowney, S.Kathleen (2009). The Disadvantage of a Good Reputation. Disney as a Target for Social Problems Claims. The sociological quarterely. 50. 431-449.

Blue, Adrianne (2000). Öpüşme: Metafizikten Erotiğe. Çev..İrem Sağlamer. İstanbul: Ayrıntı.

Bok, Sissela (2011). Mutluluğu Keşfetmek: Aristotales’ten Beyin Bilimine. Çev.. Pınar Savaş. İstanbul:Butik.

Caldwell, Thomas. (2011). The Art and Ideology of Walt Disney. http://blog.cinemaautopsy.com/2012/03/25/the-art-and-ideology-of-walt-disney/. 24.11.2013.

Cohen, F. Carl (2004). Forbidden Animation: Cencored Cartoons and Blacklisted Animators in America.McFarland Company Inc. 5

Dawkins, Richard (2008). Bir şeytanın papazı. Çev...Tunç Tuncay Bilgin. İstanbul:Kuzey.
                       
Dorfman, Ariel ve Mattelart, Armand (1971). Emperyalist Kültür Sanayi ve Walt Disney. Çev..Atilla Aksoy. İstanbul:Gözlem.
Dreamworks (2001). Shrek. Dreamworks LLC.
Dursun, Onur (2012). Medyada (Basın) eğlenceyle sunulan ideoloji: Anadolu’da vakit gazetesi’nin bulmacası üzerine bir analiz. İletişim Fakültesi Dergisi. http://www.iudergi.com/tr/index.php/iletisim/article/viewFile/7911/7369. 26.04.2012.
Dubrow, Julia R. ve Calvin L. Gidney (1988). The Good, the Bad, and the Foreign: the Use of Dialect in Children’s Animated Television. The Annals of the American Academy of Political and Social Science. 105–120.

Dundes, Lauren ve Dundes, Alain (2006). Young Hero Simba Defeats Old Villain Scar: Oidepus Wrecks the Lyin’ King. The social science journal.(43).479-485

Erdoğan, İrfan ve Alemdar, Korkmaz (1990). İletişim ve Toplum. Ankara: Bilgi.

İsmayilov, Ebru Karadoğan ve Sunal, Gözde ( 2012). Gözetlenen ve Gözetleyen Bir Toplumda, Beden ve Mahremiyet İlişkisi: Facebook Örneği. Akdeniz İletişim Dergisi. (18). 27.

Kale, Özlem (2010). Edebiyat sinema ilişkisi. Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi. 3(14): 271.

Kazancı, Metin (2012). “Althusser, İdeoloji ve İdeoloji ile İlgili Soz Söz.” http://ilef.ankara.edu.tr/id/gorsel/dosya/1164634976althusserideoloji.pdf. 26.04.2012.   

Kevin Day, Patrick (2010). Hollywood Star Walk. http://projects.latimes.com/hollywood/star-walk/shrek/ . 25.11.2013.

Lester, A.Neal (2010). Disney’s the Princess and the Frog: the Pride, the Pressure and the Politics of Being a First. The Journal of American Culture. 33(4). 294-308.

Lippi-Green, Rosina (1997). Teaching Children How to Discriminate: What We Learn From the Big Bad Wolf. http://www.stanford.edu/~eckert/PDF/lippigreen1997.pdf. 12.05.2012.

Martha, Bayles  (2008). The Return of Cultural Diplomacy. http://www.highbeam.com/doc/1G1-191769371.html 26.11.2013
Parry, Becky (2009). Reading and Rereading “Shrek”. English in Education. 43(2). 152

Postman, Neil (2010). Televizyon öldüren eğlence:Gösteri çağında kamusal söylem. Çev..Osman Akınhay. İstanbul:Ayrıntı.
Puig, Claudia (2001). Shrek! author exclaims his approval of film. http://www.usatoday.com/life/enter/movies/2001-05-30-shrek.htm.   25.11.2013

Roseanu, Pauline Marie (2004). Postmodernizm ve toplum bilimleri. Çev..Tuncay Birkan. Ankara: Bilim ve Sanat Yayınları
Seiler, Andy. (2001). Shrek treks through fairyland. http://www.usatoday.com/life/enter/movies/2001-05-15-shrek.htm. 27.04.2012.

Shrek (2001). Dreamworks.

Shrek (2013). Skrek (Characters). http://en.wikipedia.org/wiki/Shrek_(character). 25.11.201.

Schweffi, Dana (2009). Do Disney movies promote anti-Semitism and racism. http://www.haaretz.com/news/do-disney-movies-promote-anti-semitism-and-racism-1.282097.  26.11.2013

Sezer, Melek Özlem (2011). Masallar ve toplumsal cinsiyet. İstanbul: Evrensel Basım.

Sontag, Susan (2005). Baş kalarının Acısına Bakmak. Çev..Osman Akınhay. İstanbul:Agora.
Tangled (2010). Walt Disney Pictures.

Wloszczyna, Susan (2001).  Pigs, dwarfs and Pinocchio, but no Goldilocks. http://www.usatoday.com/life/enter/movies/2001-05-18-shrek-more-characters.htm. 27.04.2012.


“AFI's 10 Top 10” (2012).  http://en.wikipedia.org/wiki/AFI%27s_10_Top_10.  23.05.2012.
“Disney strikes deal with DreamWorks” (2009).
 “Who Owns the Media?” (2012). http://www.freepress.net/ownership/chart#charts_cable-telecommunications. 09.05.2012.

Bu Blogda Ara